Organların arasındaki çirkin ördek yavrusu; bugüne dek insanlara hastalık veren yegâne mevzu. Fakat bu rahatsızlık verici imajın değişmesine oldukça azca kaldı. Aşırı kilo, depresyon ve alerji, bağlarırsak florasıyla son aşama bağlantılı mevzular. Bunu laflara dökmek gerekirse: Vücudumuzun kendisini daha iyi hissetmesini istiyorsak, daha uzun yaşamak istiyorsak ve gayemiz daha mutlu bir yaşam sürmekse bağırsağımıza iyi bakmamız ve ona dikkat etmemiz şart. Bu konuda yapılan son araştırmalar da tam olarak bunu gösteriyor. Genç bir araştırmacı olan Giulia Enders da bu kitapta mizahi bir dil eşliğinde bu organın ne kadar kompleks ve ne kadar büyüleyici olduğunu gözler önüne seriyor. Bu organ, vücudumuza ve ruhumuza giden yolda anahtar görevi taşırken bir yandan da arka kapıdan, bambaşka bir perspektifndan vakalara bakmamızı sağlıyor.

Kitabın Yazarı: Giulia Enders
Yayınevi: Büyükada Yayıncılık
Sayfa : 288
Baskı Yılı: 2016

Büyüleyici Bağırsak Kitap Özeti

Yazar bağırsakta neler olup bittiğini, araştırmaların bu konuda getirdiği yenilikleri, rahatsızlıklarla nasıl mücadele edilebileceğini eğlenceli bir dille anlatmış. Akıcı olmasına rağmen anlaşılması çok da kolay bir kitap değil. Bazı tıbbi terimlere, anatomi ve fizyoloji bilgisine aşina olmak gerekiyor. Ama yazarın bağırsaklarımız konusunda okuru bilgilendirmek hususundaki coşkusu adeta kitaptan taşıyor diyebilirim. Ve kız kardeşi Jill Ender’sın  illüstrasyonları gerçekten çok tatlıydı. Sadece hoş değil aynı zamanda konuyu daha iyi anlamayı sağlayacak kadar da başarılı çizimler.
Elbette ki lisedeki biyoloji derslerimizde bize sindirim sisteminin temellerini öğrettiler: Yiyecekler yemek borusundan geçerek mideye girerler, sekiz metre uzunluğundaki ince bağırsaklardan geçerler, kolonda dinlenirler ve nihayet vücuttan dışarı atılırlar. Ama asıl kilit noktası bu sürecin detaylarındadır; özellikle de beyin kadar karmaşık olan bu sistemin tüm otoimmün sistemimizi nasıl kontrol ettiği, bizi hangi yollarla hasta ettiğidir.Bu tür kitaplar okumaktaki aldığım keyfin temeli vücudu daha iyi tanımama vesile olmaları. Artık şuna iyice eminim ki yirmi, otuz, kırk, elli, altmış ve hatta yetmiş  yıl yaşamış olsak bile, vücudumuzu sandığımız kadar da iyi tanımıyoruz. Daha vahimi bu konuda bilgilenmeye pek de gerek duymuyoruz. Kendi vücudumuzun kontrolünü doktorlara teslim edip kendimizi geri çekiyoruz. Oysa ancak vücudumuzu tanıyarak, sağlığımızı koruma, kendimizi güçlendirme konusunda kontrol sahibi olabiliriz.Bu kitap benim için gerçekten de büyüleyici bir kitaptı ve daha önce bilmediğim ya da bilip de mantığını tam olarak bilemediğim birçok şeyi öğrendim. Bu kitabı okurken not almak için bir dizüstü bilgisayar veya kalem bulundurmanızı tavsiye ederim. Zira bu değerli bilgilerin havaya uçmaması lazım. Kendi notlarımı burada kısımlar halinde özetleyeceğim. Baştan uyarayım uzun sürecek bir özet olacak bu 😉

3 bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde bağırsak ve genel olarak sindirim sistemimizin yapısı ve fonksiyonu anlatılmış. Alerjiler, intoleranslar gibi konular ele alınmış. İkinci bölümde bağırsağın, beyin ve dolayısıyla sinir sistemi ve duygularımızla olan etkileşimine değinilmiş. Üçüncü bölümde ise bağırsak bakterileri, florası, kötü niyetli bakteriler, parazitler, antibiyotikler, probiyotikler ve prebiyotiklerden bahsetmiş yazar. Kitabı bitirdiğimde keşke bir dördüncü bölüm olsaydı ve bağırsakla ilgili hastalıklar (ibs, ülseratif kolit, Crohn vb gibi) hakkında daha çözümsel öneriler içerseydi diye düşündüm. Evet yazar bu hastalıklara satır aralarında değinmiş ama bir başlık olarak ele alıp onlara neyin sebep olduğu ve bunların belirtilerini yönetmek için neler yapılabileceğini bahsetseydi süper olurdu.

Yazar çinko içeren ürünlerden birkaç hafta boyunca fazlaca tükettiğinde koku alma duyusunun çok güçlendiğini fark ediyor.

Bağırsakla bağışıklık sistemimiz arasında olağanüstü bir ilişki var ve nihayet artık bu konu hakkında yavaş yavaş bilinçleniyoruz.Bağırsak bağışıklık sisteminin üçte ikisinin düzenini sağlar, aynı anda küçük ekmekleri ve sosisleri öğütür ve kendine özgü yirmiden fazla hormon üretir.

Tuvaletimizi yaparken en eski zamanlardan beri doğalında kullandığımız pozisyon “çömelmek” tir. Modern bir alışkanlık olan “oturma alışkanlığı” 18. yy ın sonlarında ortaya çıkmıştır ve evlerimizde bulunan alafranga tuvaletler hayatımıza girmiştir. Bununla birlikte hemoroid, diverkül gibi bazı modern hastalıklar da hayatımıza girmiştir. Yapılan araştırmalar çömelmenin kasları gevşettiği, yolu düzleştirdiği ve bu sayede dışkının çıkmasının yollarını açtığını göstermiştir. Çünkü bağırsak sistemimiz klozette oturarak işimizi hallettiğimiz süreçte boşaltım kanalının tamamen açılacağı biçimde tasarlanmamıştır ! Dünya çapında çömelerek işlerini halleden 1,2 milyar insan içinde Diverkül hastalığına yakalanana neredeyse yoktur ve Hemoroid hastalığına yakalananların oranı da oldukça düşüktür. Ne yani şimdi porselenden yapılmış tahtlarımızı bırakıp işimizi çömelerek mi halledeceğiz diye düşünebilirsiniz. Buna gerek yok. Yapılan araştırmalar klozete oturarak çömelmenin sağlıklı olacağını göstermiştir. Bunun için yapılması gereken vücudun üst kısmı hafif bir şekilde öne doğru eğip, ayakların altına ufak bir tabure koymaktır. Aşağıdaki temsili çizim de gayet açıklayıcı.

Günde ortalama 0,7 – 1 litre kadar tükürük üretiyoruz. Tükürük bezlerinde üretilen bu kadar tükürük ağzımızın içindeki 4 noktadan geliyor. İkisi yanağın iç kısmında, sağ ve sol kısımda hafif kabarıklık şeklinde hissedilen yerlerde. Diğer iki nokta dilin altında. Ancak asıl şaşırdığım bilgi tükürüğün filtrelenmiş kan olduğunu öğrenmek oldu. Kan, tükürük bezlerinden süzülerek geçerek alyuvarları geride bırakıyor.Buna karşın kalsiyum, hormonlar ve bağışıklık sistemindeki antikorlar kandan ayrılarak tükürüğümüze karışıyor. Bununla birlikte tükürük bezlerimiz de farklı maddelerin ilave edilmesini sağlayabiliyor. Tükürüğümüzün içinde morfinden bile daha etkili bir ağrı kesici olan opiorfin bulunmaktadır. Elbette çok az miktarda. Uyurken ise hemen hemen hiç tükürük üretmiyoruz. Bu mikroplar için geçiş serbest demek.  Ağız kokusu ve boğaz ağrısında bu önemli bir etken. Bu yüzden uykudan önce ve sonra diş fırçalamak akıllıca bir eylem. Hatta son üç-beş aydır Zeytinyağı veya Hindistan cevizi yağı ile oil pulling (yağ çekme) yapıyorum ki insana kendini çok iyi hissettiriyor. Tavsiye ederim. Aslında bu ayrı bir post konusu olabilecek kadar da kapsamlı.

Aynada dilimize baktığımızda dilin göremediğimiz içinde kalan kısmında dil kökü vardır. Burada pembe kubbeler vardır. Bu kubbelerin görevi yuttuğumuz her şeyi gözden geçirmektir. Burada dış dünyadan gelen yabancı maddelere alıştırılmayı bekleyen, bağışıklık sistemine ait hücrelerden oluşan bir ordu mevcuttur. Burası lenf sistemimizin bir parçasıdır. Meraklı bir biçimde yabancı maddeleri tadarlar. Mesela elma parçacıklarını rahat bırakırken boğaz ağrısına sebep olabilecek parçacıkları yakalamakla yükümlüdürler.

Kitapta yer alan bilgilerden bir diğeri de bademciklerin alınması gerekiyorsa 7 yaşını geçtikten sonra alınmasının daha uygun olacağıdır (çok acil değilse). Bademcikler kalp sağlığı ve kilo konusunda da son derece önemli organlar ve 7 yaşından önce alınması durumunda kişiler kilo problemi yaşayabilmekteymiş.

Sedef Hastalığı (Psoriasis) ile ilgili ilginç bir araştırmaya değinmiş. Diyor ki Psoriasis hastalarında boğaz ağrısı normalde görüldüğünden daha yoğun görülür. Bu hastalığın olası faktörleri arasında sürekli olarak bademciklerde saklanabilen ve bu nedenle bağışıklık sistemiyle uğraşıp duran bakteriler yer alır. Pek çok vakada bademciklerin alınmasına müteakiben bu hastalığın iyileştiği veya iyiye gittiği gözlemlenmiş. Benzeri durum romatizmal hastalıklarda da kaynak bademcikler olabilmektedir.

Ağzımızın gerisinde 2 cm genişliğinde bir yemek borusu bulunur. Bu yemek borusu midenin tepesini ıskalayarak midenin yan tarafından bir yerden mideye bağlanır. Midenin sağ tarafı sol tarafından çok daha kısadır – bu  yüzden şekli de yarım ay biçiminde, yamuk, küçük bir torba gibidir. Midemiz sindirim sistemimizin Quasimodo’sudur

İnce bağırsağımız ise 7 metrelik uzunluğuyla yön duygusu olmaksızın bir sağa bir sola kıvrılır; ta ki kalın bağırsağıgeçene kadar. Ayrıca  göründüğü kadarıyla iltihaplanması dışında hiçbir işlevi olmayan apandis de bu bağırsağa bağlıdır. Ayrıca kalın bağırsakta bir sürü kabartı mevcuttur. Boncuk dolu bir kolyeye benzer. Ya da spiral hortuma. 

Yemek borusunun yemekleri midenin direkt ortasına değil de yandan girerek sağ tarafına ulaştırması sebepsiz değildir. Böylelikle yemek sonrası attığımız her adımda karnımız midemizi sıkıştırıp geğirmemize neden olmaz. Zengin bir yemek sonrasında dik oturmak mideden ağıza doğru ekşi bir tadın gelmemesi açısından, kambur oturmaktan daha etkilidir.

Midemiz yalnızca yamuk değildir. Farklı uzmanlık alanları olan iki ayrı bölüme de sahiptir. Bir bölümün uzmanlık alanı sıvılarken diğer bölümün uzmanlık alanı katılardır.

İnce bağırsakta besinler alabilecekleri en ufak hali almaları için parçalanır. Sindirim enzimlerimiz küçük makaslar gibi çalışarak hücrelerimize girebilecek molekül formuna getirirler.  Tek 1 milimetrekare ince bağırsak dokusu üzerinde 30 adet tüy bulunur. Bu tüyler sindirim aşamasında olan besinlerin daha kolay aktarılmasını sağlarlar. İnce bağırsakta bizim neyi sindirip sindiremediğimiz, laktozu kaldırıp kaldıramadığımız, hangi yemeğin alerjiye sebep olduğu ortaya çıkar.

Aslında apandis kalın bağırsağın oldukça önemli bir parçasıdır. Ameliyatla alınan kısım ise apandisin alt kısmında asılı duran “solucan şeklindeki uzantı” dır. Yani bağlı olduğu organla aynı isimle alınan bir parça. Ve bu uzantının ait olduğu yer bademciklere bağlı lenf sistemidir.  Apandis iltihabına yönelik belirtiler ateş ve göbek deliğinin sağ alt kısmında hissedilen ağrıdır. Sağ alt kısmı elle bastırmak acıya sebep olur. Sol kısma bastırılınca bu acı azalır fakat parmağınızı bastırdığınız yerden çektiğinizde acı yeniden hissedilir.

Kalın bağırsağımız ince bağırsağın bünyesine katmadığı şeylerle ilgilenir. Bir yılan gibi kıvrılarak ilerlemez. Kalın bir çerçeve gibi ince bağırsağın etrafından dolanır. Yemeklerden artakalanlar üzerinde yaklaşık 16 saat titizlikle çalışır.

Çeşitli alerjiler, intoleranslar ince bağırsaklar ile bağlantılı olarak gerçekleştiği üzerinde kitap oldukça durmuş. Alerjik hastalıkların meydana gelişi konusunda bir teoriye göre bağırsak duvarımız kısa bir süreliğine daha geçirgen bir hal alabilir ve bundan dolayı yemek artıklarının bağırsak dokusuna veya kana geçişine izin verebilir. Gluten intoleransı, çölyak, laktoz intoleransı, früktoz intoleransı bu konuda ilk aklımıza gelen rahatsızlıklar. Gluten intoleransı tahminimizden fazla insanda var. Çölyak hastalığında gluten ve türevlerini tüketmek büyük iltihaplara yol açabilir; bağırsaktaki tüylere zarar verebilir . Laktoz intoleransta ise durum biraz daha farklıdır. Laktozu parçalayan enzim eksik olduğunda görülür. Sindirilemeyen laktoz parçacıkları ince bağırsak duvarından geçemeyerek direkt kalın bağırsağa geçer ve orada gaz üreten bakterileri beslerler. Yani süt ürünleri tükettiğimizde yaşadığımız gaz sorunları, mide bulantısı vb. bize beslenmiş olan bu bakterilerin ufak bir teşekkürüdür. Ayrıca yaş ne kadar ilerlerse vücudun sütte bulunan şekeri parçalama ihtimali de o kadar düşer.

Kitapta yer alan çok yeni bir araştırma sonucuna göre früktoz intoleransı insanı depresif hale sürükleyebilir. Früktoz intoleransının arkasına saklanan mekanizma şöyledir: Früktoz zaten tek bir şeker molekülüdür. Parçalanmasına gerek yoktur. Tek işlem bağırsak duvarından geçiştir. Vücut sindiremediği bir kısım früktozu kalın bağırsağa gönderir. Bu da bakteriler için besin oluşturur. Gaz sancıları da sonuçtur. Sağlığımıza olumsuz diğer bir etkisi de şudur:Şeker diğer pek çok maddenin kana alımına yardımcı bir moleküldür. Aminoasitlerden biri olan triptofan sindirim sürecinde früktoza yapışmayı sever.  Fakat karnımızda hepsinin transfer edilmesi imkansız olacak kadar fazla miktarda früktoz bulunması durumunda, mevcut triptofanı da kaybederiz. Vücudun serotonin üretmesi için triptofana ihtiyaç duyarız. Serotonin, mutluluk hormonları için uyarıcı madde olarak bilinir çünkü serotonin eksikliği depresyonu da beraberinde getirebilir. Bundan dolayı da uzun süre fark edilmemiş bir früktoz intoleransı insanı depresif hale sürükleyebilir. Serotonin yalnızca keyifli olmamızı sağlamaz, aynı zamanda o memnuniyet verici tokluk hissinden de sorumlu olan odur. Çabuk acıkmak veya sürekli bir şeyler atıştırmak früktoz intoleransının da yan etkisi olabilir, tabi buna bir de karın ağrısı eşlik eder.

Bağırsak sağlığı ve beyin sağlığı birbiriyle çok ilişkilidir. Son zamanlarda pek çok  makale ya da tv programı, sindirim bölgesi ve vücudun geri kalanı arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Karnımızda oluşan hisler çoğunlukla mevcut ruh halimizi etkilerler. Korktuğumuz zaman “altımıza kaçırırız”. Bir şeyi halledemediğimiz zaman “harekete geçemeyiz”. “Endişeleri yutarız”, kimi durumları önce ”sindirmemiz”gerekir ve olumsuz bir eleştiri “öğürtüyü beraberinde getirir”. Aşık olduğumuz zaman “midemizde kelebekler uçuşur”. Haksızlıkları “hazmedemeyiz”.

Pek çok Alzheimer ve Parkinson rahatsızlığı hastaları kabızdır. İlk olarak beyni veya merkezi sinir sistemini etkilediğini düşündüğümüz bir hastalık, bağırsağı da etkiler. 

Vücudumuzdaki bakteriler ne işe yarar diye düşünebilirsiniz. Çünkü biz bakteriyi hep hastalıkla özdeşleştiririz. Bakteriler bünyemizde yer alan gıdaları ufaltırlar, bağırsağımıza enerji depolarlar, vitamin üretirler, zehirli maddeleri veya ilaçları yok ederler ve bağışıklık sistemimizin çalışması konusunda katkıda bulunurlar. Çeşitli bakteri türleri vardır ve bunlar birbirlerinden farklı maddeler üretirler. Mesela asitler, gazlar, yağlar.. Yani bakteriler minik üreticilerimizdir.

Vücudumuzun içinde koşuşturan mikroorganizmaların tümüne ve onların genlerine bilim dünyasında mikrobiyota deniliyor. Ve mikrobiyotanın yaklaşık %99 u bağırsaklarda bulunuyor. (Ağız, burun akciğer, idrar yolu… diğer flora olan yerlerden bazıları)Bağırsaklarımızda ise 1000 den fazla bakteri türü bulunduğu tespit edilmiştir. Biz en çok dışkı analizlerinden dolayı E. Coli ye aşinayız. Ancak E. Coli nin bağırsak bakterilerinin sadece %1 den daha az yer kapladığı bugün bilinen bir gerçek.

Bağırsak mikrobiyotamız yaklaşık 1,5 – 2 kg ağırlığındadır ve bünyesinde yaklaşık olarak 100 milyar bakteri barındırır. 1 gr dışkının içinde dünyadaki insan nüfusundan daha fazla bakteri yer alır.

Bakteriler ince bağırsakta yok denecek kadar azdırlar, bu yüzden de bu kısımda gerçekleşen parçalama ve emme gibi işlemler bizim başımıza kalmıştır. En yüksek bakteri miktarı, sindirimin neredeyse tamamlanmış olduğu ve sindirilemeyen besinlerin transfere uğradığı bölgelerdedir. Kitaptan bakteri yoğunluğunu gösteren bir illüstrasyon.

Kan gruplarımızın bağırsak bakterileri sayesinde meydana gelmekte olduğu yine kitabın satır aralarında okuduğum bir bilgi. 

Bağışıklık sistemimizin büyük bir kısmı yani yaklaşık %80 i bağırsaklarda yer alır. Yani bu şu demek bağışıklık sisteminiz ile ilgili şüpheleriniz var ise ibreyi bağırsaklara çevirmek doğru olacaktır.  Savunma mekanizmamızdan sorumlu bağışıklık sistemi hücrelerimiz, bu sayede yeni bakteri türlerini keşfeder. Bağışıklık sistemine bağlı bir hücremizin bağırsağa henüz ulaşmamış tanıdık bir bakteriye rastlaması durumu, daha hızlı tepki vermesini sağlar. Bu nedenle bağışıklık sistemimizin bağırsakta yer alan bölümü sürekli uyanık davranmak zorundadır. Çünkü bağırsakta yer alan sayısız bakterinin hayatını sürdürmesi, bünyemiz için büyük bir önem taşır. Tehlikeli bakterileri hızla tanımalı ve aradan çıkarabilmelidir.

Bağışıklık sistemimiz bakterileri seçerken bakteri hücreleri ile insan hücrelerini ayırt etmek zorundadır. Bu da her zaman kolay olmayabilir. Çünkü bazı bakterilerin üst tabakasında vücudumuzda yer alan hücreleri epey andıran şekiller mevcuttur. Bu yüzden kızıl hastalığına sebebiyet veren bakteriler söz konusu olduğunda antibiyotik alımı geciktirilmemelidir. Zamanında müdahale edilmemesi durumunda, afallayan bağışıklık sistemi yanlışlıkla eklemlere veya başka organlara müdahalede bulunabilir.

  • Bilim adamları, erken yaşta diyabet hastalığına yakalanan insanlarda da benzer bir etki gözlemlemiş. Burada bağışıklık sistemi, insülin salgılamakla görevli olan ve kendi bünyesinde yer alan hücreleri tahrip eder. Bunun bir sebebi, bağırsak hücreleriyle iletişim kopukluğu olabilir. Başka bir sebep ise kötü huylu olmaları veya bağışıklık sisteminin onları yanlış anlaması olabilir.
  •  Yeni içinde yaşadığımız kocaman dünya bizi nasıl etkiliyorsa, içimizde bulunan küçük dünya da bir o kadar etkiler.

Annesinin memesini sıkça emme lüksüne sahip olan bebekler, bakterilere karşı her daim daha fazla koruma altındadırlar. Emme işlemi sayesinde bağırsak bakterileri florasına katkıda bulunulur. Örneğin anne sütü sever bifidobakterileri gelişir. Bu bakteriler erken zamanda yayılmaları durumunda bağışıklık sistemi ve nefes alışverişi gibi alanlarda katkıda bulunurlar. Birinci yılını henüz doldurmamış olan bir bebeğin bağırsağında bifido bakterilerinin sayısının az olması, ileriki yaşlarda daha kilolu olmasına sebebiyet verebilir.

  • Anne memesinin emilmesinin bir diğer faydası da  gluten tahammülsüzlüğü gibi çeşitli riskleri azaltmasıdır.
  • Anne sütünün salgıladıkları arasında, zararlı bakterileri önleyici (örneğin ev hayvanlarını sevmekten dolayı ortaya çıkan bakterileri) özelliğe sahip antikorlar da yer alır.

Gelelim normal doğum vs sezeryan konusuna. Normal yollarla doğan bebekler doğum esnasında adeta bir “probiyotik kazanı”na düşmüşlerdir. Sezeryanla dünyaya gelen bebekler ise bu probiyotik kazanına düşmeden hemşirenin elinden, hastane ortamından, alet edavattan, babanın kucağından, odaya gelen çiçekten çeşitli bakterilerle karşılaşırlar. Bu bebekler ancak üç ayda veya daha uzun bir zaman içerisinde bağırsak bakterilerine kavuşurlar. Yeni doğan ve hastaneden tipik bakteriler kapan bebeklerin dörtte üçü sezeryan ile doğmuş bebeklerdir. Ayrıca onların alerji ve astıma yakalanma riskleri de daha yüksektir.

Yine ilk defa bu kitapta karşılaştığım bir bilgi;  bağırsak bakterileri flora içinde yaygın bulunan 3 ayrı familyaya göre kategoriye ayrılıyor. Bu familyalar Bacteroid, Prevotella, Ruminococcus .Bacteroid familyası en bilindik bağırsak familyasıdır. Karbonhidratları parçalama konusunda ustadır. Karşılarına ne çıktığı farketmez onu kullanarak enerji üretmesini bilirler. Besin olarak özellikle eti ve doymuş yağları tercih ederler. Sosis ve benzeri besinleri tüketmeyi seven insanların bağırsağında daha çok miktarda bacteroid yer alır. Prevotella familyası daha çok vejeteryan insanlarda kendilerini gösterirler.

Okuduklarım arasında şaşırdığım bir konu başlığı da “Bakteriler şişmanlamaya nasıl sebep olurlar?” idi. Bu başlık altında bağırsak bakterilerinin kilo alınmasına nasıl sebep olduğu etraflıca anlatılmış. Yani belki başkaları ile aynı miktarda ve hatta daha az miktarda ve de kaloride besin alıyor ama daha fazla yağlanıyorsanız bu başlık ilginizi çekebilir. Belki bu işin faili bağırsak bakterilerinizdir. Aşırı kilolu insanlar üzerinden yapılan araştırmalar, bağırsak florasında yer alan türlerin daha az olduğunu ortaya çıkarmıştır ve aynı zamanda, belirli bakteri türlerinin daha yoğun olduğunu, bu türlerin de özellikle karbonhidrat üzerinden çalıştıklarını ortaya koymuştur. Bu birinci sebeptir. Bununla birlikte ortaya atılan hipotezlerden bir diğeri bağırsak bakterilerinin içinde yaşadıkları canlının iştahını etkileyebildiğidir

Kitabın en sevdiğim yanlarından birisi de pek çok güncel çalışmaya yer vermesi oldu. Kapsamlı bir araştırma sürecinden geçtiği belli oluyor. Yine son yıllarda yapılan çalışmalardan biri kollestrol ve bağırsak bakterileri arasındaki ilişkiyi ortaya koymakta. Yani kollestrol değerinizi bağırsak floranızı düzelterek dengeleyebileceğiniz anlamı taşımasından dolayı bence önemli bir bilgi.

Kitabın son bölümlerinde Salmonella, helikobakter, toksoplazma, kıl kurdu gibi kötü huylu ve bakterilere oldukça kapsamlı bir yer ayırmış. Bu kısım gerçekten pek çok faydalı bilgi ile dolu.
Salmonella adı verilen ve gıda zehirlenmesinde rol alan bakteriler en çok yumurta ve tavuk eti ile bulaşır. Bağırsaklarımızdaki hareketlilikle kendisini gösterir. Hiç unutmuyorum üniversite öğrencilik yıllarımda kampüsteki kocaman Feycan Cafe bir mayonezde tespit edilen Salmonella bulaşışına bağlı olarak gelişen gıda zehirlenmeleri yüzünden kapatılmıştı ve bir daha da açılmadı. Salmonellalar kaplumbağa ve kertenkelegibi sürüngen hayvanların bağırsak florasının bir parçasıdır ve bu nedenle dışkılarında bulunur. Tavuğa ve yumurtaya nerden geçiyor derseniz yemlerden geçiyor. Tavuk yemleri özellikle bu tür sürüngenlerin bol bulunduğu Afrika ülkelerinde ucuz ve hatırı sayılır bir kısmı buradan ithal ediliyor. Bol miktarda bulunan bu sürüngenler tavuğa yem olacak tahılların üzerine dışkılar ve bu tahıllar yem olarak aç tavuklar tarafından yenilir. Tavuklarda bu Salmonelları dışkıyla ve tabiki yumurta ile dışarı atar. Böylece Salmonellalar yumurta kabuklarında ve eğer kabuk çatlarsa yumurta içinde yerini alır. Salmonellanın tavuk etine geçişi ise daha hazin bir hikayedir. Ucuz yemlerle beslenen tavukların fabrikalarda kesilip büyük havuzlara atılmasıyla bulaşma gerçekleşir. Ancak çok iyi bir şekilde haşlanırsa veya kızartılırsa bu Salmonellalar ölür. Problemli süreç ise çiğ tavukların derin dondurucuda dondurulması ve ardından çözünmesi aşamasında başlar. Çünkü bu aşama bulaşma için çok risklidir. Örneğin tavuğu bir salata süzgecinde süzdürerek donunu çözerseniz Salmonellalar hayatlarına mutlu bir şekilde devam edebilir. Hızla da çoğalırlar. O nedenle olası bir enfeksiyon kızarmış tavuktan değil de aynı kapta veya lavaboda yıkanmış bir salatadan olabilir. Bununla birlikte kesme tahtaları, bıçaklar ve süngerler de bu tür bulaşmalar için ideal yerlerdir. O nedenle çiğ et, çiğ yumurta ve kabukları ile temas eden her şey sıcak su ile iyice yıkanmalıdır.

Wayne Dyer ın çok sevdiğim bir sözü var “Cehaletin en yüksek hali, hiçbir şey bilmediğin bir konuyu reddetmektir!” diyor. Neden bunu yazdım çünkü yakın bir geçmişe kadar pek çok mide ağrısı “stresle” ilişkilendirildi ta ki Avustralyalı Barry Marshall adlı bir doktor helikobakter isimli bakteriyi keşfedene kadar. Doktor keşfetmiş keşfetmesine fakat bilim camiasını yıllarca buna inandıramamış. Hastalıkların altında yatan psikolojik etkenlerin ortaya çıkarılmaması ne kadar önemli bir bilimsel eksiklikse, tıp dünyasında çoğu hastalığa “psikolojik” deme modası da o kadar büyük bir eksiklik. Neyse son derece sağlıklı olan Marshall sonunda çaresizce son bir hamle yaparak bir miktar helikobakter piloriyi ayrıştırdı ve bunu yuttu. Birkaç hafta sonra kendisine yaptığı endoskopide mide ve on iki parmak bağırsağının ülserle dolu olduğunu tüm tıp dünyasına ispatlamış oldu böylece.  İşte bu çalışmalardan sonra insanlığın neredeyse yarısının midesinde helikobakter pilori nin yaşadığı keşfedilmiştir.Hem de bu bolca asit ve ayrışmış enzimler içeren tünelin içinde. H. pilori’nin özelliği, mideyi döşeyen asitten zengin mukoza tabakası içinde yaşamasını sağlayan koruyucu ve güçlü bir hücre zarına sahip olmasıdır. Bu mikrop asit salgısını arttırmasının yanı sıra midenin iç yüzeyini döşeyen mukoza tabakasına zarar veren toksinler salgılamaktadır. Çeşitli antibiyotikler yardımı ile Helicobakter piloriden kurutulunabilinir ve mideyle ilgili sıkıntılar da yok olabilir. Ayrıca antibiyotikler dışında bir alternatif de brokoliden üretilmiş olan bir aromadır-sülforofan. Bu madde, içinde helikobakter bulunan enzimi bloke edici özelliğe sahiptir; böylece mide asidini nötralize eder. Antibiyotik yerine bunu denemek isteyenler kullandıkları ürünün kalitesine dikkat etmeliler.

Yine son yıllarda yapılan çalışmalarda Helikobakter ve Parkinson hastalığı arasında bir bağ bulunmuştur. Ancak beni asıl şaşırtan hep kötü olarak bildiğimiz bu Helikobakter lerin aslında insanlık için iyi yanlarının da olması. Şöyle ki pek çok insanın vücudu bu bakteriyle senelerce savunmasız bir şekilde yaşıyor. Bağışıklık sistemimiz bu bakterileri uzun bir süre tolere ediyor. Tabi bunu fark eden bilim adamları bu konuyu merak etmiş ve başta fareler üzerinde çeşitli araştırmalar yapmışlardır. Gelinen noktada helikobakter oranı azaldıkça astım, alerji, diyabet ve nörodermit gibi hastalıkların arttığını görmüşler.

Kedi besleyenleri toxoplasma konusuna alalım. Çünkü Toxoplasma adı verilen parazitler kedi bağırsaklarında çoğalırlar. Bir kedi hayatında yalnızca bir kere toxoplasma sahibi olur ve yalnızca bu süreçte bizim için tehlikeli bir hal alır. Yaşça olgun kediler çoğunlukla toxoplasma enfeksiyonlarını geride bırakmış olurlar, bu sayede bize bir şey bulaştırma ihtimalleri olmaz. Yeni kapılmış bir enfeksiyon esnasında toxoplasmalar hayvanların dışkılarından çıkarlar, yaklaşık iki gün sonra kedi kumunda görülür ve bir sonraki kediye bulaşırlar. Ya da yollarına kedi yerine çıkacak herhangi bir memeli canlıya. Ya da bahçedeki çiğ sebzelerin üzerine.
Toxoplasma enfeksiyonlarına dair sıkıntı yaşaması muhtemel insanlardan bir kısmı da hamilelerdir. Parazitler, kandan geçerek çocuğa kadar varabilir. Çeşitli anomalilere ve hatta düşüğe bile sebep olabilir. Fark edilmesi kolay değildir. Bu nedenle özellikle kedi besleyen hamileler bu olasılığı aklında bulundurmalı.

Toxoplasmaların yetişkin sağlıklı insanların üzerinde görünür çok hastalık belirtisi yoktur. Gribe benzer semptomlar izlenebilir. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar toxoplasma  denilen bu küçük parazitlerin insan davranışlarını çok etkilediğini ortaya koymuştur. Fare deneyleri göstermiştir ki parazit bulaşmamış bir fare evin içinde kediden mümkün olabilecek en uzak noktada konuşlanırken parazit taşıyıcı fare kedinin en yakınında gezinmektedir. Yani yanlış refleksler, reaksiyonlar ve korkusuzluklar sergilememize toxoplasmalar sebep olabilmektedir.  Mesela bir toxoplasma taşıyıcısı olma durumunda kaza yapma olasılığı yüksektir. Özellikle de enfeksiyonun aktif olup öylece uyuklamadığı zamanlarda. Yine benzer şekilde şizofreni hastalarında toxoplasma taşıma oranı oldukça yüksek bulunmuştur. Özellikle kan grubu RH – olanlar toxoplasma enfeksiyonlarından daha fazla etkilenirler. Bu şu anlama geliyor küçük bir parça kedi dışkısı bütün hayatınızı etkileyebilir. O nedenle temel önlemlere dikkat edin. Kedi kumu küreği, veteriner kontrolü, iyi pişmiş et, iyice yıkanmış sebze meyveler ve ellerin düzenli yıkanması gibi.

Kıl kurdu yumurtası insan tarafından yutulunca yumurta ince bağırsağa varır ve sonrasında yetişkin bir kıl kurdu olarak kalın bağırsağa ulaşır. Kalın bağırsağın arka tarafına yerleşir ve asalak olarak yaşar. Kıl kurtlarının dişileri sakin olduğumuz zamanı tahmin ederler, yatay durduğumuz zamanı bilirler veya kalkmaya niyetimiz yoksa bunu sezerler. Tam da o anda anüse doğru yol alırlar. Yumurtalarını anüs kıvrımlarına yerleştirirler ve kaşınana dek etrafına sürünürler. Ardından hızlıca bağırsağa geri dönerler; çünkü deneyimlerinde bilirler ki, şimdi bir el gelip gerisini halledecektir. Oysa kaşınan deriyi kaşıma sırasında parmaklara bulaşan yumurtaların bir şekilde ağza ulaşmasıyla hasta yeniden enfekte olur. Kıl kurdunun bıraktığı yumurtalar anal bant yöntemi ile görüntülenebilir. Evet aynen öyle anüs çevresine bant yapıştırılır ve çekilir. Kıl kurdu için bilinen en yaygın ilaç Mebendazol dür. Ayrıca yatak çarşaflarını, çamaşırları, pijamaları her gün değiştirmek, yüksek sıcaklıkta yıkamak, el ve vücut temizliğini aksatmamak, her gün bir diş sarımsak tüketmek alınacak önlemler arasındadır.

Kitapta temizlik hakkında çok çarpıcı ve ezber bozan bir paragraf var. Şöyle diyor : “Bir ülkedeki hijyen standartları ne kadar yüksek olursa, alerjiler ve bağışıklık sistemiyle bağlantılı hastalıklar da o kadar yoğun olur. Bir evin içi ne derecede steril olursa, o evde yaşayanların alerji olma veya bağışıklıkla ilgili sıkıntı yaşama ihtimali de o kadar artar.30 yıl öncesinde her 10 insandan birinin bir şeyekarşı alerjik olduğu gözlemlenmiştir. Bugün ise her 3 insandan biri alerjiktir. Aynı zamanda, o dönemden beri, enfeksiyonların da sayısı pek azalmamıştır. Dünyadaki bütün bakterilerin %95 inden daha fazlasının bize herhangi bir zararı yoktur. Hatta çoğunluğu bize yardım eder. Dezenfeksiyonların normal ev koşullarında kullanılmamaları gerekir – tabi aileden birisi hasta değilse veya evin köpeği salona kakasını yapmadıysa.” Yani özetle temizlik bakteriyel anlamda her şeyden kurtulmak manası taşımaz. Temizlik aslında yeterli sayıda iyi ve az sayıda kötü bakterilerden oluşan bir dengedir.Yine bu bölümde mutfakta kullandığımız süngerler ve nemli havluların nasıl bakteri yuvası olabileceği hakkında hatırlatmalar var.

Yazar en son olarak antibiyotikler, probiyotikler ve prebiyotikler hakkında çeşitli bilgiler vermiş.

kaynak: içteolan.blogspot

6 Comments

  • demir
    Posted Haziran 30, 2017 6:32 pm 0Likes

    harika bir ste teşekürler

  • cafer
    Posted Ağustos 7, 2017 12:25 pm 0Likes

    indirme linkini göremiyorum?

    • duygu
      Posted Ağustos 23, 2017 3:57 pm 0Likes

      yok çünkü. ben de sinir oluyorum böyle olunca. madem yayınlıyorsunuz linki de verin yahu.

  • murti
    Posted Ağustos 21, 2017 9:03 am 0Likes

    teşekkürler

  • duygu
    Posted Ağustos 23, 2017 3:58 pm 0Likes

    sinir oluyorum böyle olunca. madem yayınlıyorsunuz linki de verin yahu.

  • ceylan
    Posted Ekim 30, 2017 2:15 pm 0Likes

    teşekkürler

Leave a comment